Ulucanlar Cezaevi Müzesi

Bu bir gezi yazısı olmakla birlikte, aynı zamanda bir tarihe tanıklık yazısı. İçimiz hayat dolu, insanlığa sevgi ve umut dolu. Her günün sonunda cebimizde biriken hayat öğretilerini masamıza koyup paylaştığımız bir alan bizim için bu dünya. Bununla birlikte her öğretinin insanı mutlu etmek gibi bir misyonu olmadığını deneyimlemiş çocuklarız.  Bazen gerçeğin o hiç yosun tutmayan buz gibi taş zeminini organlarında hissetmek de gerekiyor. Şart değil, ama günümüzün küçük dertlerini soğuk duş etkisiyle toz etmek bile yeter. Bu benim için bir farkındalık yazısı, yakın tarihimizin küçük bir penceresinden bakarak şimdi o günlere gidiyorum.

Ankara’da Anıtkabir sonrası bir sonraki durağımız Ulucanlar Cezaevi Müzesi. Nice acı ve zor anlara tanık olmuş, tarihin önemli isimlerini ağırlamış bir hapishane, artık bir müze. Müze dememe bakmayın burası hala yaşıyor. Hala koğuş duvarlarında o yıllarda yatmış mahkumların yazıları, umutları ve hayalleri duruyor.

Müzeye girişte gardiyanların ve askerlerin çok gerçekçi balmumu heykelleri bizi karşılıyor. Sanki içeri girerken önümüzü kesip, “bugün görüş günü değil, geri dönün” diyecekler gibi. Neyse ki yılların yorgunluğuyla görmezden geliyorlar bizi ve biletlerimizi alıp ziyaretimize başlıyoruz. Müzeye girer girmez, artık istesek de özgür hayata dönemeyeceğimizin işareti gibi ince bir bağlama sesi hoparlörlerden yükseliyor. Soğuk bir Ankara gününde uzun ve hoşgeldin demeyen, yüzü gülmeyen bir koridordan, çeşitli nedenlerle buraya yolu düşmüş insanların hikayelerine dokunarak, ağır ağır yürüyoruz.

Koridorda kısa bir süre yürüdükten sonra ilk olarak Hilton Koğuşu olarak adlandırılan 9 ve 10. koğuşlarla karşılaşıyoruz. Hilton Koğuşu 1957 yılında dönemin Milletvekili Osman Bölükbaşı’nın tutuklanması üzerine özel olarak yaptırılmış, daha sonraki yıllarda dönemin Başbakanı Bülent Ecevit’i de ağırlamış. Diğer koğuşlara göre nispeten manzaralı ve azıcık da konforlu olduğu için bu isim verilmiş, manzaradan kasıt önünün biraz daha açık ve yüksekte olması, sadece sebebi anlama  gayesi içeren yorumum, yoksa konfor ve manzaradan eser yok. Hilton koğuşlarında daha çok şairler, yazarlar, gazeteciler ve siyasetçiler kalmış: Nazım Hikmet, Cüneyt Arcayürek, Fakir Baykurt, Metin Toker,  Necip Fazıl Kısakürek, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı, Ahmet Emin Yalman, Zekeriya Sertel, Hüseyin Cahit Yalçın, Nihat Subaşı, Muzaffer İlhan Erdost burada bir dönem kaldığı tespit edilebilenler arasında. Eski gazetelerden kesilen kupürler bu hapishaneye geliş hikayelerini duvarlarda yaşatıyor. Yattıkları ranzalar üzerindeki incecik şilte, yastıkları ve buz gibi battaniyeler hala yerinde duruyor. Bu soğuk havada, kulağımızda ince bir türküyle tarihin tanığıyız.

Hilton koğuşlarından çıkınca sol taraftan müşahade ve tecrit odalarına giriyoruz. Girişinde bir gardiyan elindeki jopu sımsıkı tutmuş bize bakarken, sevimsizce gülümsüyor, heykelken bile rahatsız edici. Müşahade ve tecrit odalarında pencere ve dolayısıyla ışık yok, yatak yok, hayatla ilgili hiçbir belirti yok. Odalarda bağdaş kurmuş düşünen, umutsuzlukla tasvir edilmiş mahkum heykelleri var, kapılar sımsıkı kapalı. Küçücük bir delikten içeriyi görebiliyoruz, insanlığın tüm içsel hesaplaşmaları bu odanın içinde sanki. Koridor boyunca mahkumların canlandırma olarak kaydedilmiş sesleri odalardan yükseliyor. Bu 100-150 metrelik koridor hiç bitmeyecek sanki, dünyanın en uzun yolu gibi geliyor. Yaşam hakkının yüce değerini bir kez daha içimizde yaşıyoruz.

Buradan yol bizi koğuşlara doğru yönlendiriyor. Koğuşlara doğru ilerlerken daha önce hiç görmediğimiz fotoğraflar koğuş avlularının duvarlarında açıklamalarıyla sergilenmiş, yakın tarihe ışık tutuyor. Herhangi bir sebeple özgürlüğünü kaybetmiş insanın özgürlük umudunu bu avlularda volta atarken az da olsa anlayabiliyor insan, empati kelimesi burası için biçare kalıyor. Ulucanlar Cezaevi’nde Tunç Başaran’ın “Uçurtmayı Vurmasınlar” filmi çekilmiş. Türk sinema tarihinin çok önemli filmlerinden biri. Çocukluğumun tek kanallı döneminde bu filmi izlediğim günlere döndüm. Bir gün uçurtmayı ilk kez cezaevi avlusunda görüp kuş sanan o çocuk gibi bu avlularda dolaşacağımı tahmin edebilir miydim?

Koğuşlara giriyoruz, sıra sıra ranzalar arasında pişmanlık, umut ve sabrı ölümsüzleştiren cümleler duvarlara kazınmış. Mutfakları, hamamları, tuvaletleri ilk haliyle duruyor. Mahkumların yataklarında yattığı, çay içtiği ya da bağlama çaldığı anların tasviri yine balmumu heykeller ile canlandırılmış. Odaya girdiğimde “Allah kurtarsın” diyecekler gibi bir gerçeklik hakim. Koğuşlarda burada bir dönem kalmış mahkumlara ait kişisel eşyalar sergileniyor.  Yılmaz Güney, Deniz Gezmiş, Ahmet Arif, Muhsin Yazıcıoğlu,  Yılmaz Odabaşı, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Erdal Eren, Bülent Ecevit, Fakir Baykurt, Oral Çalışlar, Necdet Adalı, Behice Boran, Ali Bülent Orkan farklı dönemlerde bu koğuşlarda kalmışlar. Koğuşlardan birinde kapı girişinin arkasına boya ile yazılmış “Taş taşı, ama laf taşıma” yazısı ile, başka bir koğuşta Türk bayrağının üzerinde “Özgürlüğünü kaybettin, onurunu kaybetme” yazısı hala duruyor. Artık iyice aşınmış halde duvarda asılı “Şampiyon 89 FENERBAHÇE” yazılı Oğuz, Aykut ve Rıdvan’lı Fenerbahçe dönemini gösteren poster, insanın yaşama tutunmak için binlerce nedeninden biri olarak capcanlı karşımızda.

Yaşam da ölüm de bu müzede iç içe bir halde. Bir yandan az önce gördüğüm bağlamayı çalarken, Fenerbahçe’nin şampiyonluğuna sevinirken, bir bardak sıcak çayı içerken, yatağına uzanmış tespih çekerken hayata tutunan insan, bu koğuşların avlularında darağaçlarında yaşanan infazları ile umutsuzluğa da şahit olmuş.  Tüm infazların acısı kalbimize çöktü ama en acı hikaye 1980 ihtilali sonrası 16 yaşında yaşı mahkeme kararıyla büyütülerek 18 olarak gösterilerek idam edilen Erdal Eren’e aitti. Avluda fotoğrafına bakarken sözleri Erdal Eren için yazılmış Aysel Gürel’e ait olan “Son Bakış” şarkısının “Son bakıştaki o gözler kaldı aklımızda” sözleri çöküyor içimize.

İnfazların yapıldığı darağacının şu anda sergilendiği noktada “Türkiye’de idam cezası, TBMM’nin 14.07.2004 tarihi, 5218 sayılı kanunu ile tamamen kaldırılmıştır” bilgilendirme yazısı bulunuyor.Tüm gerçekliğiyle, acısıyla, umuduyla, zorluk ve yokluk anlarıyla o günlere çok önemli bir ışık tutuyor buradaki ziyaretimiz. Bir kez daha insanı, hayatı ve getirdiklerini sevmemiz için sahip olduğumuz yüzlerce sebebi farkettirerek, sert bir tokat gibi sarsıp sımsıkı tutunmamız için.

 

Cagbel

Facebook'ta Paylaş Benkaçtım instagram

Please follow and like us:
0

“Ulucanlar Cezaevi Müzesi” için bir cevap

  1. Haluk Ülker diyor ki:

    Bu kadar mı yaşanır ve yaşatılır,aynı anları tekrar hissettim,müthişş bir anlatım.Tebrikler..

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir