Londra Turu ve Sevgili Pound

Londra’dan döndüm! Evet, üzerinden de biraz zaman geçti! Ben de inanın anlayamıyorum; bir ev hanımı neden bir ceo gibi yoğun olur. Yani herhalde sıradan bir ev hanımı olmamak için attığım tüm adımlar bana öyle ya da böyle dönüş yaptı ve ben bir şekilde popocuğumun üstüne oturacak vakti bulamıyorum. Ne diyim ki bu halime, hayret, şaşırtıcı, garip ve çok dahası… Neyse ya ben sizi unutmadığımı söylemek isterim. Anlatacaklarım var, yediğim, içtiğim benim olsun; zira pound pahalı olunca insan böyle bencilleşiyor. Fakat ve de ama gördüklerimi size keyifle anlatacağım. Her gördüğümü değil de “siz de bence görün” dediklerimi anlatacağım. Ne tatlıyım di mi?

Dünya, emekçi kadınların gününü kutlarken, ben Stansted Havaalanına doğru yola çıkmıştım. Pegasus sağolsun, euro üzerinden yediğimiz kuru sandewichlerimizin, Londra seyahati boyunca yediğimiz en ucuz yemekler olduğunu bilmiyorduk tabi! Neyse uçtuk, indik. O kadar büyütüldüğü gibi uzak değil havaalanı şehre. Sonuçta İstanbul’da ikamet etmeye çalışan biri olarak bir trene binip bir saatte şehre varma olanağını bulunca, hem de trafik diye bir derdin olmayınca, uzak oluyor sana yakın! Tren ile Liverpool’a geldikten sonra metro ile Bond Street’e geldik. Otelimiz, beyim sağolsun, merkeze oldukça yakındı; The Mandeville Hotel! Marylebone olarak geçen bir lokasyonda yer alıyor, Oxford ve Bond Street’lere çok yakın. Sanki amcamgillere gibi oldu, neyse. Yani alışveriş seven benim gibi bir insan için iyi oldu. Ayrıca oteli sağınıza alıp yürüdüğünüzde yol üzerinde bir sürü sevimli cafeler ve butikler var. Yolun sonunda da sizi Regents Park karşılıyor ki gerçekten görülmesi gereken bir park, tabi bence! Oteli solunuza alıp azıcık yürüdüğünüzde ziyadesiyle daha turistik mekanlar var fakat bir tanesi var ki, ayyyy, ağzım sulandı! Mekanın ismi Burgers&Coctails; lütfen ama lütfen orada benim için yemek yiyin! Özellikle sosislilerden!!!!

Şimdi ise size bence yapın, gidin, görün diyebileceğim yerler konusunda bilgi vermeye başlıyorum; hazır mısınız? Tabi öncelik sizin, Londra’ya ilk kez giden biri için seçenek çok fazla. Turistik yerler almış başını gidiyor. Eğer merkezdeki turistik yerleri bitirdik, hadi bizi şehrin dışına çıkar derseniz Oxford ve Cambridge’i listenize alabilirsiniz diye düşünüyorum. Biz tercihimizi Oxford’tan yana yaptık. Hatta gitmeden önce yapacağımız espriyi bile planlamıştık. Şöyle ki; eşim beyefendi, Oxford Üniversitesi’nin çimlerine oturacaktı, bende videoya çekerken ona ‘napıyorsun’ diyecektim, o da bana ‘oxford’ta okuyorum’ diyecekti. Çok komikti evet biliyorum zira Oxford Üniversitesi öyle belirli bir kampüsü olan, çimlerinde espri yapabileceğin bir yer değilmiş. Bildiğin bir koca köy, her yere dağılmış okullar var. Kampüsler de her yerde! Ama gezmesi çok keyifli. Hiç değişmemiş, hiç dokunulmamış binalar, yollar, sokaklar bana keyif veriyor! Zaten küçük bir yer olduğu için tarihi binalar karşınıza çıkıyor. Önceden bir hazırlık yapılmasına gerek yok. Tarihi yerlerin dışında ki yine tarihi bir yer aslında; 1774’de açılmış olan The Covered Market’ı görmenizi isterim. İçinde butiklerden, pasta ve et dükkanlarına kadar her şey yer alıyor. Oxford konusunu kapatırken son olarak eklemek isterim ki, tren yolculuğunun keyfi bir başka güzel. O bayır, bahçe, çimen, ağacı geçerken ruhunda süzüm süzüm süzülüyor, bir rahatlama geliyor.

Artık Oxford’ı ardımızda bırakalım “0” ıncı meridyene gidelim mi? Hadi o zaman dedik ve yola çıktık.  Greenwich’e gitmenin mutlak ki alternatifleri vardır. Biz Times Nehrini de gezelim, Tower Bridge’i bir de aşağıdan görelim istedik. Tekne alternatifimizi değerlendirdik. Farklı iskelelerden kalktığı için, konumunuza en yakın olanı tercih edebilirsiniz, ayrıca oyster kart burada geçiyor. Geze geze vardık Greenwich’e sonra başladık meridyen arayışlarına! Yürü yürü yürü, çık çık çık, parklar bahçeler falan sonunda vardık! Yani olay meridyende değildi bence. Çünkü meridyenle aramızda olumlu veya olumsuz hiç bir elektrik olmadı. Sadece tepeden grödüğümüz yeşillik şahaneydi! Çıktığımız tepeden inmesi haliyle daha kolay oldu. Merkeze vardığımızda bir de ne göreyim, en sevdiğimden bir vintage pazarı kurulmuştu. Çok bir şey yoktu ama gezinmek hep bir keyifli gelir bana. Bunun dışında çok tatlı butikler ve cafeler de mevcuttu. Bir de Greenwich Market’i de görün derim.

Tamam korkmayın, Londra’da da önerilecek yerlerim var. Hep köyde kasabada gezmedik herhalde. Şimdik ise Londra’nın eastine gideceğiz. Buralar eskiden bağ bahçeymiş! Şaka tamam, o kadar da değilmiş ama son dönemde renklenmiş diyorlar, burada yaşayanlar. Özellikle tasarımcılar, moda ve sanat ile uğraşanlar buraya rağbet ediyormuş. Rahmetli Alexander Mcqueen’in atölyesi de burdaymış. Sokaklarda orjinal cafeler ve butikler yine mevcut. Sanırım bu şehrin en güzel özelliği bu, yaratıcılık her yerde! Sabahınıza Wringer and Mangle isimli mekanda başlayabilirsiniz. Kocaman bir yer, yarı botanik yarı müze. Etrafa baka baka günün ilk kahvesini yudumlamanızı öneririm.  Buraya yakın olan Regents Kanal’a doğru yürüyün. Sağlı sollu güzel yerler yine size eşlik edecek. Broadway Market’in kurulduğu yeri, eğer günlerden pazarsa görebilirsiniz. Kanalın ordan bisiklet kiralayıp, Victoria Park’ta sürüş keyfine devam edebilirsiniz. Yorulduysanız bırakın bisikleti yürüyün; Electric Cinema’ya. Oldukça farklı bir yer, içinde berber bile var. Burada birşeyler atıştırın ama çok değil. Çıkınca Shordich’in grafitisi, resimi bol duvarlarının önünde hatıra fotoğrafı çektirin. Sosyal medyada büyük yankı yapıyor benden söylemesi! Vintage seviyorsanız burası bir cennet. Bir sürü dükkan var, gezip benim gibi çıldıran insanlar görebilirsiniz! Old Spitalfields Market’te bu lokasyonın yakınlarında, yine kocaman açık hava marketlerinden biri. Şimdi çok açıkmış olduğunuzu hayal ediyorum önerim, biraz pahalı ama enfes Dishoom! Hint ve İran yemeklerinin burada da tadına bakın bakalım!

Son olarak karışık önerilerimi size iletiyor olacağım. Bonjour Brioche (Belsize Park) ve aynı sokakta bulunan Chamomille, 202 (Westbourne Grove) buralarda kahvaltı etmenizi öneririm. Keyif alacaksınız diye düşünüyorum. Aslen bir spa merkezi olan Cowshed değişik mekanlardan bir tanesi. Dükkandan içeri girdiğinizde manikür yaptıran kadınları göreceksiniz, şaşırmayın. Benim yerime orada bir kahve için lütfen, tabi kadınlara bakarak değil! Çıkın sokaktaki masalara, değişik bir yer görmenizi isterim. Primrose Tepesine bir çıkıp Londra’yı izleyebilirsiniz, uzaktan da hiç fena durmuyor. Aynı zamanda Primrose keyifli bir yer, oralarda gezinin.  Yine aynı lokasyonda Princess Of Wales isimli bir pub var. Bir rivayete göre dış bölümünde yer alan resmi Banksy bir gece yarısı çizmiş. Bakmak ta fayda var derim. Orsini(Thurloe Place) eğer İtalyan yemeklerini seviyorsanız, gitmenizi önereceğim bir yer kesinlikle.  Yine gezinmek isterseniz Hampstead’de sakin ve güzel bir yer. Eğer ilginizi çekiyorsa Freud Müzesi yer alıyor. Sigmund Freud ve kızı Anne burada yaşamışlar. Benim gibi kitap sever bir vatandaş iseniz, Foyles zincirlerinin birine adım atmanızı şiddetle öneririm. Zira insan kafayı yiyecek kadar mutlu oluyor. Son olarak (hava atmak gibi olmasın ama) Mews of Mayfair’de şarap içmek isterseniz ve yer bulamazsanız, Phill’e selam söyleyin, bir de resmimi gösterin. Sizin için mutlaka bir yer bulacaktır. Haydin sevgiyle kalın!

İstifche

Facebook'ta Paylaş Benkaçtım instagramооо толковая реклама мошенники

Please follow and like us:
0

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir