Cagbel ile Roma

roma-cagbel
Medeniyetin doğduğu, tarihin hala yaşadığı büyülü şehir Roma!
Çok uzun zamandır hayalini kurduğum ve geçtiğimiz baharda deneyimleme fırsatını bulduğum iki günlük Roma gezimizden bahsetmek istiyorum.

Geçmişte İtalyan kökenli bir şirkette çalıştığım süre zarfında kültürü ve diliyle tanışıp hoşlandığım, ardından müzikleri ve filmleri ile iyiden iyiye aşk yaşamaya başladığım bu şehrin havasını solumanın, binlerce yıl öncesinde kurulan medeniyetin izleri hala dururken üzerinde yürüyecek olmanın heyecanı, 2016 yılı mart ayının başında tüm bedenimi sardı.

Kararı çok hızlı vererek bir cuma akşamı iş çıkışında keyifli bir haldeyken coşkuyla biletimizi almıştık almasına ama pasaportumuzda vize gibi küçücük bir eksik ve uçuşumuza 20 gün vardı:) Bundan önce aldığım ilk vize Antalya Kaş’ın karşısında bulunan küçük ve sevimli Yunan adası Meis için aldığım 15 günlük schengen vizesiydi. İnternetten hızlıca vize süreci hakkında bilgi aldıktan sonra https://randevu.idata.com.tr/ adresinden önce randevu alınarak gerekli tüm evraklar toplandı. (Çalışanlar için turizm amaçlı schengen vizesinde kullanılacak gerekli evraklar listesi de burada dursun 🙂 http://idata.com.tr/tr/doc/it/34/91.html ) Vize başvurumu Bahariye’de Rex sinemasının karşı sokağında bulunan İdata Ofisi üzerinden, özellikle hiçbir evrakın eksik veya hatalı olmamasına özen gösterecek şekilde bizzat yaparak heyecanla başvuru sonucumu beklemeye başladım. Tam beş günün sonunda mail adresime pasaportumun İdata Bahariye Ofisi’ne geldiğine dair bir mail gönderildi. Ta ta ta taaam!!! Mail içeriğinde sonuçla ilgili herhangi bir emare bulunmadığından başvurumun olumlu ya da olumsuz sonuçlandığına dair bir bilgim yoktu ve heyecan doruktaydı! Hızlıca işten yarım saatliğine ayrılarak İdata Ofisi’ne uğradım ve büyük bir merakla pasaportumun olduğu zarfı açtım. Sonuç; tam üç aylık ilk gerçek Schengen vizesi! (Meis Adası için verilen vize, kapı vizesi olduğu için sadece 15 gün için geçerli ve tek seferlikti, sayılmazdı. 🙂

Heyecan ve merak katlandıkça katlanıyor, Roma aşkıyla yanıp tutuşan bilgiye aç bedenler şehirle ilgili okudukça okuyordu. Her şeyden önce benim için bir yeri gezerken gördüğüm en ufak ayrıntının bile hikayesini okumak ve o anı yaşamaktan daha büyük bir keyif yoktur. Hatta bulunduğumuz bir şehirdeki bir anıtın, sütunun ya da tarihi kalıntının orada öylesine duran bir nesne olduğunu düşünen arkadaşlarıma duyduğum şaşkınlığı hiç gizleyememişimdir. Tam da bu nedenle Roma’ya gitmeden önce sayfalarca doküman hazırlayıp her yerin hikayesini anlatan kısa kısa notlarımı hazırladım. Orada yapılması gerekenler için de araştırmalarımı sürdürdüm.

Gezilecek yerleri anlatmadan önce bu şehirle ilgili çok bahsi geçen Roma Pass Card ‘a üç gün boyunca hiç ihtiyaç duymadığımızı belirtmek isterim. Neden mi? Birincisi bir şehir bu kadar mı kolay gezilir, bu kadar mı insanı yormaz? İkincisi ise Roma’da her ayın ilk pazar günü tüm müzelere ve tarihi alanlara giriş ücretsiz. Fiumicino Havalimanı’nda turist bilgilendirme noktasından bir Roma Pass Card almak istediğimizde gişedeki görevli bu bilgiyi bizimle paylaşarak, karta gerek duymayacağımızı söyledi. Çok dürüst ve takdirimizi kazanan bir davranış sergiledi. Trastevere üzerinden kendimize bir oda kiralayarak cumartesi sabahı uçağımızla yola koyulduk. İki saat 45 dakika sonra Fiumicino Havaalanı’ndaydık.

  1. Gün:

Fiumicino Havaalanı’na ulaştığımızda eski ama karmaşık olmayan yapısı bizi etkiledi doğrusu. Turist bilgilendirme noktasından doğru ve yerinde yönlendirmelerle otelimize gitmek için kullanabileceğimiz araçları, az önce de anlattığım, bizi gereksiz yere kart almaktan kurtaran güler yüzlü ve sevimli görevliden öğrenerek yola koyulduk. Taksiyle havaalanından şehrin her yerine 48 Euro gibi bir sabit ücretle taşıma yapılıyor. Bir de tren yolu ile sadece 8 Euro vererek Trastevere’ye 27 dakikada ulaşmak mümkün. Biz ikinci yolu seçtik ve konforlu ve kısa bir yolculuk ile Trastevere’ye ulaştık.

Hemen otelimize gidip eşyaları bırakarak kendimizi Trasteve’nin parke taşla örülü sokaklarına bıraktık. Trastevere müthiş bir bölge, adını Tiber nehrinin ötesinde olmasından alıyor. Tiber nehri (Lungo Tevere) Roma’yı iki ayrı bölgeye bölüyor. Trastevere şehrin en bohem ve entelektüel havası insanın üzerine sinen bölgesi. Doğruyu söylemek gerekirse şehirde İtalyanca’yı en çok duyduğum bölge de burası. Çünkü turistik bölgelerde bulunan kafe ve restoranlarda çalışanlar İngilizce konuşabiliyor ve selamlamayı mutlaka İngilizce yapıyorlar. Bu nedenle kendinizi bu şehirden biri gibi hissetmek isterseniz mutlaka Trastevere’ye uğrayın.

Sokaklar arasında kaybolalım derken Santa Maria kilisesinin önünde bulduk kendimizi. Gezi notlarım arasında olup, görmek istediğimiz ve daha sonra da genellikle tesadüfen karşımıza çıkacak noktalardan bir tanesiydi. Bu kilise şehrin en eski kiliselerinden biri. İlk olarak Papa Cullixtus tarafından kurulan kilise, Papa 1. Julius tarafından 350 yılında inşa edilmiş. 410 yılında Vizigotlar tarafından yapılan Roma yağması sırasında kısmen yanmış ve günümüze kadar pek çok yenileme geçirmiş. Efsanelere göre Hz. İsa’nın doğduğu gün şu an kilisenin bulunduğu noktadan fışkıran saf yağ, Tanrı’nın lütfunun geldiğini gösterir.

Hayranlıkla izlediğimiz kiliseden, karnımızdan gelen seslere dayanamayıp ayrılarak kendimizi övgüleriyle listemize giren Dar Poeta’ya atıyoruz. Burası Trastevere’de Vicolo del Bologna üzerinde bulunan küçük ama şirin bir pizzacı. Dışarıda az sayıda masası var ve genelde kalabalık, neyse ki çok beklemeden masamıza kavuşuyoruz. Burada çalışanların İngilizcesi çok iyi değil, bu nedenle başlangıç düzeyinde İtalyanca ve sözlükle siparişimizi vermeyi başarıyoruz. Biz İtalyanca konuşmaya çalıştıkça çalışanlar neşe doluyor:) Dar Poeta’nın pizzalarından, patatesli pizza ve Sicilya usulü pizzayı denedik. İkisi de enfes, İtalyan pizzasının en temel iki özelliğini de taşıyor; odun fırınında pişmesi ve elde taze açılmış hamur ile yapılması. Burada pizzaların ortalama fiyatları 6-9 Euro arasında değişiyor.

Pizzadan aldığımız güçle kendimizi şehri keşfetmeye atılıyoruz. Roma yürümesi çok kolay ve keyifli bir şehir. Eğer yürümeyi biraz seviyorsanız tüm gün şehri dolaşarak tarihe tanıklık edebilirsiniz. Biz Roma’da bulunduğumuz süre boyunca bir taksi ya da toplu taşıma aracına binme ihtiyacı duymadık, hep yürüdük.

Yolumuz ilk olarak Campo di Fiori ‘ye düşüyor. Burası Roma’nın çiçekçiler meydanı. Tiber nehri ile Navona Meydanı (Piazza Navona) arasında kalıyor. Birçok baharat, meyve, makarna ve sebzeyi bulabileceğiniz keyifli bir pazar olarak düşünebilirsiniz. Bu meydanda heybetli bir heykel göreceksiniz. Heykel daha gitmeden adına vakıf olup hüzünlendiğimiz bir isim için yapılmış: Giardano Bruno. Hüzünlenmemek elde değil çünkü Kopernik’in tezini savunarak evrende dünya dışında birçok gezegenin olduğunu söyleyerek kilisinenin tepkisini çekmiş ve 1600 yılında Campo di Fiori Meydanında diri diri yakılarak öldürülmüştür. Bu heykel de o gün olanlardan duyulan bir nevi pişmanlığı işaret etmektedir. Pazar günleri hariç her gün saat 08:00 ile 14:00 arasında bu pazarda alışveriş yapabilirsiniz.

Campo di Fiori’nin keyifli atmosferinden ayrıldıktan sonra kendimizi yolun doğal akışına bırakarak kuzeye doğru yürümeye devam ediyoruz, bizi büyük ihtişamıyla Panteon karşılıyor.  Panteon eski Yunancada tüm tanrıların tapınağı anlamına geliyor. Panteon bugün içinde meşhur kiliseleri barındıran anıtlar için kullanılan bir kelimedir. Girişinde Latince ‘’M. Agrippa, Lucius’un oğlu, üç kez konsül olan kişi yapmıştır” yazmaktadır. Kalabalık ama hızlı akan bir kuyrukla içeri giriyoruz. Bu yapı devasa ve muazzam, gelmeden önce biraz bilgi sahibi olduğumuz Panteon’un en tepesinde bulunan daire biçiminde oculus (göz) adı verilen boşluğun yağmurda su geçirmediğine dair efsane hala kulağımızda, inanamıyoruz. Bina içinde hiç ışıklandırma olmamasına rağmen tepesindeki boşluktan giren güneş ışığı içeriyi ışıl ışıl yapıyor, aşık oluyoruz. Burada eğlenceli anlar biriktirdikten sonra yola koyuluyoruz.

Yol bizi Navona Meydanı’na çıkarıyor. Bu meydan çok hareketli ve eğlenceli, bu alanda İmparator Domitian tarafından, MS 1. yüzyılda, 30.000 kişi kapasiteli bir stadyum yapılmış fakat daha sonra yıkılmış. Papa 10. Innocent tarafından yeniden düzenlenmesi istenerek Navona Meydanı’nın bugünkü haline ulaşılmış. Meydanın bugünkü halini yorumlamak gerekirse, meydanın kendisi eskiden stadyumun oyun alanı, çevresindeki binalar ise izleyicilerin bulunduğu tribünlermiş. Burada keyifli bir sokak grubunun Pink Floyd’dan ‘’The Wall’’  yorumuyla kendimizi dansa kaptırıp eğlenceli bir video çekiyoruz. Navona Meydanı’nda Bernini tarafından yapılan Roma’nın en ünlü çeşmelerinden olan, Dört Nehir Çeşmesi bulunuyor. Çeşme’nin hikayesi de ayrı bir merak konusuydu bizim için. Çeşme’nin adı dört kıtada bulunan dört nehrin adından geliyor. Asya’da bulunan Ganj Nehri, Afrika’da bulunan Nil Nehri, Avrupa’da bulunan Tuna Nehri ve Amerika’da bulunan Plata Nehri. Ayrıca çeşmenin ortasında Roma döneminden kalma bir dikilitaş bulunmaktadır. Bunun üzerinde İmparator Vespasianus, Titus ve Domitian’ın isimlerini taşıyan hiyeroglifler bulunuyor, muazzam bir yapı. Buradaki eğlencenin sonunda yolumuza koyulmamız gerektiğini farkederek yola çıkıyoruz, bir sonraki durağımız, Fontana di Trevi (Aşk Çeşmesi).

Aşk Çeşmesi, bu duraklar içerisinde hem en eğlenceli hem de en heybetli yerlerden biri. Bu çeşmeyi çocukluğumuzda izlediğimiz birçok filmden biliyoruz. En çok aklımıza kazınanlarından biri Audrey Hepburn’un gençliğinde oynadığı Roma Tatili filmidir, bir diğeri de Federico Fellini’nin yönettiği Tatlı Hayat filmidir. İki filmi de keyifle izleyeceğinize emin olabilirsiniz. Bu çeşme gerçekten büyüleyici bir atmosfere sahip. En önemli efsanesi de bu çeşmeye sırtınızı dönerek sağ omzunuzdan attığınız paranın, olmasını istediğiniz bir dileğin gerçekleşmesine; sol omzunuzdan attığınız paranın ise Roma’ya tekrar gelmenize sebep olduğudur. Bu dilekler için atılan paraların günlük ortalama 3.000 Euro kadar bir gelir getirdiği söyleniyor ve bu paralar toplanarak ihtiyaç sahiplerine dağıtılıyor. Roma’nın şarapla özdeşleşmiş bir yer olduğunu biliyoruz ve güzel bir makarna ve şarap için daha önce methini duyduğumuz Hostaria Trevi’de kısa bir mola veriyoruz. Caprese, makarna ve ev yapımı şarabı tadıyoruz.  Fiyatlar ortalama 8-10 Euro. Keyifli bir tadımdan sonra tekrar akşam oluyor ve güzel bir yürüyüşün sonunda odamıza dönme ihtiyacı duyuyoruz. Odada ayaklarımıza yorgunluk giderici ayak spreyiyle rahatlatıcı bir terapi uyguluyoruz, böylece saatlerdir yürüyen ayaklarımız rahatlamış ve yenilenmiş olarak yola devam edebilecek.

Biraz dinlendikten sonra üzerimizi değiştirerek gece eğlencemiz için kendimizi dışarı atıyoruz, Trastevere’de gece hayatı çok meşhur. Daha önceden planını yaptığımız bir yere gidiyoruz: Freni e Frizioni. Roma’nın aperitivo kültürünün en iyi örneklerinden biri. Atıştırmalıklar çok lezzetli. Fiyatlar ortalama 6-15 Euro arasında değişiyor. Keyifli bir sohbet ve yeme içme sohbetinden sonra sabah erkenden kalkmak üzere odamıza dönüyoruz.

  1. Gün

Sabah erkenden kalkıp yola koyuluyoruz. Kahvaltı için en çok hoşumuza giden görüntü sabah turumuzda Trastevere’de karşılaştığımız Pizzeria Nerone. Burada, tepside bulunan her türden pizzayı dilim dilim alabiliyorsunuz ve çok fazla çeşit mevcut. Sadece soğandan ya da kabaktan yapılan pizza bile var, tam bir lezzet festivali 🙂 Pizzalarımızı paket yaptırıp Tiber nehri kıyısında ayaküstü yerken plan yapıyoruz. Burada son günümüz. Dönmeden önce akşama kadar vaktimiz var ve iyi bir yol haritası çizmemiz gerekiyor.

İlk durağımız, Kolezyum. Ayın ilk pazar günü ücretsiz tarihi tura çıkıyoruz. Kolezyum Roma’nın en etkileyici silüeti. Vespasianus tarafından MS 72 yılında yapımına başlanmış ve MS 80 yılında Titus döneminde tamamlanmış. İsmini Colossus Neronis adı verilen devasa Neron heykelinden aldığı söylenir fakat şu anda heykel yerinde değil.  İmparatorlar o dönemde önce kendileri için, biraz da halkın eğlenmesi adına bu alanda gladyatör dövüşleri düzenlemiş. Daha sonra çeşitli gösteriler ve canlandırmalar için kullanılmış bu alan. 188 metre uzunluğu, 156 metre genişliği ile devasa bir yapı. Bu yapının duvarlarında bazı boşluklar var ve öğreniyoruz ki daha sonra Kolezyum’dan taşlar alınarak yeni binalarda kullanılıyor, bozulmanın ana sebebi bu. Burada yapılan gösteriler boyunca 300 bin kişinin can verdiği tahmin ediliyor. Mimarı bilinmiyor. Hatta rivayete göre Titus açılış sırasında kendisinden sonra böyle bir yapı inşa etmesin diye mimarını da hayvanlara yem ediyor.

Burada bir süre geçirdikten sonra Constantinus Zafer Takı’ndan geçerek Roma Forumu’na doğru yol alıyoruz. Constantinus Zafer Takı Kolezyum’un hemen yanında yer alıyor. İlk Hristiyan imparator olan Constantinus’un, İmparator Maxentius’la savaşı sonrası zaferine ithafen MS 315’te yapılmış. Bu muazzam yapıyı geçerek Roma Forumu’na ulaşıyoruz. Roma Forumu, Antik Roma’da şehrin merkezidir. Burada ticaret ve adalet yürütülmektedir. Burası, Roma gezimizde en uzun zaman geçirdiğimiz ve bana göre en muazzam olan yer ve sadece burası için bile ayrı bir yazı yazmak gerektiğini düşünüyorum. Roma Forumu’nda sık sık bir tapınak, sütun, anıt ya da dönemin toplumsal ilişkilerini düzenleyen bir binayla karşılaşıyoruz. Burada geçirdiğim sürede kendimi muazzam bir toplumun merkezinde hayal etmekte hiç zorlanmadım, o dönemi tüm benliğimde yaşadım.

Roma Forumu’ndan karmakarışık duygularla ayrılıp yine yürüyerek İspanyol Merdivenleri ve İspanyol Meydanı’na (Piazza di Spagna) rotamızı çeviriyoruz. Bu alana ulaştığımızda İspanyol Merdivenleri tadilatta olduğu için uzaktan bakmakla yetiniyoruz. Siz gittiğinizde açılmış olacaktır, buraya giderseniz mutlaka merdivenlere oturup meydanı soluklanarak izlemenizi öneririm. İspanyol Merdivenleri, Francesco de Sanctis tarafından 1725 yılında açılmış olup, bu merdivenlerin sonunda Trinita dei Monti Kilisesi bulunmaktadır. Merdivenler adını yanında bulunan İspanyol Konsolosluğu’ndan alır. İspanyol Merdivenleri’nin aşağısında bulunan bot şeklindeki çeşmenin adı Barcaccia Çeşmesi’dir. 1627 yılında Pietro Bernini ve oğlu Gian Lorenzo Bernini tarafından inşa edilmiştir. Burada kısa bir süre soluklandıktan sonra şehrin en güzel ve minik pasta fabrikası için İspanyol Merdivenleri’nin karşı sokağına geçerek Pastificio’ya giriyoruz. Burası günlük taze makarnanın pişirilerek satıldığı bir dükkan. İçeride oturmak için yer yok, makarnanızı alarak dışarıda ya da içeride ayakta yiyebilirsiniz. Pizza ve plastik bardakta şarap 4 euro. Makarna keyfinden sonra hemen karşı çaprazındaki tiramisu deryasından sade ve çilekli tiramisularımızı alıp yiyerek yola koyuluyoruz. Unutmadan; burada da tiramisu 4 euro.

İspanyol Merdivenleri’nden sonra son durağımız olan Villa Borghese’e doğru yola koyuluyoruz. Villa Borghese , İspanyol Merdivenleri’nin hemen üzerinde bulunan devasa bir park. Aynı zamanda şehrin en önemli sanat galerilerinden olan Galleria Borghese’in de içinde bulunduğu parka geldiğinizde, bu sanat galerisini ziyaret etmek isterseniz önceden rezervasyon yaptırmanızı öneririm. Biz iki kişilik bir bisiklet kiralayarak bütün parkı gezdik. Gölün bahçesi (Il Giardino del Lago) çok etkileyiciydi. Parkta da yaklaşık bir buçuk saat geçirdikten sonra şehir merkezine gitmek üzere yola çıkıyoruz. Melekler Kalesi ve Vatikan’a el sallayarak bir sonraki gezimizde mutlaka onları da ziyaret edeceğimize dair söz veriyoruz. İlk kez bir araca binerek unutulmaz deneyimler ve anılarla ülkemize gitmek üzere havaalanına doğru yola çıkıyoruz.

Dipnot 1: Bu geziden sonra vize süremiz doldu, Hollanda üzerinden başvurduğumuz vize ile bir senelik schengen vizesine sahip olduk. Ve şahane bir Amsterdam gezisi geçirdik.

Dipnot 2: Sol omzumuzdan attığımız para işe yaramış olmalı, iki hafta sonra yine Roma’da olacağız. Bu sefer bir hafta gibi kısa bir süre içinde göremediğimiz yerleri, tadamadığımız lezzetleri deneyerek hepsini yazacağız 🙂

Sevgiler.

Cagbel

Facebook'ta Paylaş Benkaçtım instagram

Please follow and like us:
0

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir